Tüm tatillerimin aksine sayılı gün çabuk geçmiş gibi gelmiyor ve tatil halen bitmeyecekmiş gibi. Oysa ki bugün cuma hatta 10 dk sonra cumartesi olacak ve ben pazar günü dönüyorum. Herhalde işte çok sorumluluk almayınca işe dönüş sendromu yaşanmıyor ya da pazartesi depresyondayım:)
Ben tatilde pek bir plan yapmadım, beklentimi düşük tuttum, geliboluya gidip ordaki teras katında sadece kitap okuyup film izlemek vardı planlarım arasında, hatta sabaha kadar terasta oturup keyif yapmak da vardı ama rüzgar pek izin vermedi bu işe. Rüzgar yeni dindi, mesela ilk dalgasız deniz bugüne denk geldi ve muhteşemdi. Demek ki çok da beklenti içine girmeyince insan bulduğundan pek de memnun kalabiliyormuş.
Gelelim kitaplara ve filmlere..Pek birşey yapmamama karşın çok da istediğim gibi okuyamadım hep araya bişeyler girdi sanırım, kısa zaman dilimlerinde okumaya fırsat buldum zaten ben de öyle saatlerce olduğum yerde oturup kitaba dalan bir yapıda değilimdir. İlle aklıma başka birşey gelir ve okumaya ara verip ona yönelirim ve genelde de yöneldikten sonra okumaya tekrar dönmem:) Bir de gazeteler ve kitap ekleri de kitap okuma zamanını çalmaktaydı. Böylece sadece İskender'i bitirebildim ve Şairin Romanı'na başlayabildim.
İskender bence Elif Şafak'ın okuduklarım arasında en başarılı kurgulanmış romanı hele son bölümlere doğru daha keyifli bir okuma serüveni yaşatıyor. Şairin Romanı ise bambaşka bir kitap mitolojik değil, hayali değil tuhaf denebilecek bir kitap ilk sayfalarda başlamak biraz zor gelebilir hatta başlayanların çoğu bu kitabı okumayı bırakabilir çünkü ciddi bir konsantrasyon gerektiren yoğun bir kitap ama çok keyifli bir kitap. İnsan okudukça okumanın keyfine varıyor ve zaman zaman Murathan Mungan bu kitabı nasıl yazmış acaba diye düşünmeden ve takdir etmeden geçemiyor. Kesinlikle okunması gerekn kitaplardan biri.
Filmlere gelince malesef izlemek istediklerim açılamayan ve tamirde olan diskte kaldığından bulduklarımla yetinmek zorunda kaldım denebilir oysa ki izlemek istediğim o kadar çok film vardı ki..
İzlediklerim ise; leaving, the tree, another year, mutluyum devam et, ilk aşk, monte carlo
The tree: güzel filmdi, zaten festival filmiymiş
Leaving: anlam veremediğim klasik bir fransız filmi, insan parayı pulu o hayatı bırakırsa başkasına tutulur mu?
Another year: Yaşlı şirin çiftimiz ve etraflarında gelişen sıradan olaylar
Mutluyum devam et: Sıradan amerikan komedi filmlerinin en vasatlarından biri sanırım
İlk aşk: 9 yaşındaki yeğenimle izlediğim çocuk filmi, ben çocukların büyümesini beklerken film bitti.
Monte Carlo: Yine Amerikan komedisi yine vasat
Not: Aşağıdaki fotoğrafta gelibolu plajını ve yeğenim Ali'nin kafasına su dökerkenki halini görebilirsiniz:)
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ağustos 2011 Cuma
Ben tatildeyken..
5 Ağustos 2011 Cuma
funda arar, the tree, iskender, rüzgarı bol gelibolu
Erkenden kaçıp çıktığım kısa tatilimin 2. günü de bitti ama gece devam ediyor..saat 1'e geliyor, hava ağustos sıcağında müthiç rüzgarlı.. Gelibolu'nun ağustos rüzgarları meşhurdur zaten Konya'nın kırkikindi yağmurları gibi..olmazsa olmaz..rüzgardan denize giremedim henüz havanın durgunlaşmasını bekliyorum zaten geçen haftaların bayıltan sıcakları yok artık..oysaki terasta gece sefası yapmayı hayal etmiştim. yine de bu gece rüzgara rağmen giyinip terasın kuytu bir köşesine konuşlandım, iskender'i okuyorum. Çıkalı henüz 1 hafta olmasına rağmen radikal kitap ekine göre 1. sıraya oturdu kitap, her yerde elif şafak söyleşileri..ama benim şimdiye kadar okuduğum elif şafak kitaplarının en iyisi, kendini aşmış bir diğer ifadeyle. daha ilk sayfadan sürükledi beni, oysaki sabahın köründe uykulu bir işyeri servisinde başladım ve uyumadım..şimdiyse rüzgarlı terasta funda arar eşliğinde okuyorum. Funda arar demişken, bu sene gittiğim ilk ve tek konser funda ararın konseriydi, her nekadar yoğun hafta sonu programımızda konserin ilk yarısının sonuna yetişsek de perde kapandığında acaba bitti mi, yok bu kadar değildirler eşliğinde kimsenin yerinden kıpırdamadığını görünce rahatladık:) neyse ki yeni albümün şarkılarını söylemiş ikinci yarı eski şarkılarına kalmıştı, bildiğimiz şarkılarına..beni daha önce gittiğim nilüfer konseri kadar hatta belki de daha çok etkiledi, bir yandan şarkılara eşlik edip bir yandan ağlar buldum kendimi ama tavsiye ederim ruha detoks gibi oluyor acaip rahatlıyor hafifliyor insan bu şekilde..
şimdi de rüzgarla birlikte eşlik ediyorum şarkılara, henüz ağlamadan...
dün gece the tree filmini izledim, bu sene film festivallerinden birinde gösterilmişti ama izleme fırsatı bulamamıştım, sanırım cannes'da da gösterilmiş ama ödül almış mı bilemiyorum, ağır ama sağlam adımlarla ilerleyen sakin sakin bir vakitte izlenecek bir film, oyunculuklar güzeldi, güzel bir festival filmiymiş hakikaten, tavsiye derim..
şimdi de rüzgarla birlikte eşlik ediyorum şarkılara, henüz ağlamadan...
dün gece the tree filmini izledim, bu sene film festivallerinden birinde gösterilmişti ama izleme fırsatı bulamamıştım, sanırım cannes'da da gösterilmiş ama ödül almış mı bilemiyorum, ağır ama sağlam adımlarla ilerleyen sakin sakin bir vakitte izlenecek bir film, oyunculuklar güzeldi, güzel bir festival filmiymiş hakikaten, tavsiye derim..
3 Haziran 2011 Cuma
Kaybedenler Klübü, İncir Reçeli, Kimliksiz, Küçük beyaz yalanlar, Beni asla bırakma
Bu dört filmi izleyeli çok oldu, hatta haziran başında yazacağım diye başlık atmışım ama kalmış, malum iş güç çok yoğunum fırsat bulamamışım çalışmaktan:)
İncir reçeli ve Kimliksiz'i Konya'da izlemiştik Hilal'le beraber, demek çok olmuş Konya'ya gideli, sırada Mardin planımız var, Filiz de gelecek..
İncir reçeli dokunaklı bir hikayesi olan bir film, oysaki biz neşeleniriz diye almıştık ters tepti,içimiz karardı ama film başarılı diyebiliriz...
Kaybedenler Klübü bence güzel karakterli ve sınırları keskin bir film iyi bir türk yapımı..
Kimliksiz ise içinden özellikle benim Hilali hatırlayamadım şimdi içinden filmin sonuna kadar çıkamadığım neden öyle ama diye dolandığım güzel bir macere filmi, filmin sonunda bile hala adamdan yana olduğum yok ama o evliydi ailesi vardı karısı niye öyle yaptı yok o ajan değil diye sayıkladığım iyi kurgulanmış bir film
Küçük beyaz yalanlar, hayranı olduğum Marion Cotillard uğruna izlemek için çırpındığım bir filmdi, konusu da fena gelmemişti. Ama sinemada izlemeye fırsat bulamadım bir türlü. Film bardan dönen bir adamın motorsiklet kazasıyla çarpıcı bir şekilde başlıyor. Sonra sanırım bitkisel hayata giriyor. Arkadaşları planladıkları tatile gitsek mi gitmesek mi diye düşünüp gitmeye karar veriyorlar. Onların hayatları çevresinde gelişen sakin bir film genel olarak ama sonu yine çarpıcı bitiyor ve en azından beni derinden etkiliyor. Basit bir tatil filmi olmadığını gösteriyor. Ama yine de fransız filmi sevenlere, ben çok severim ama hepsini değil...
Beni asla bırakma, dokunaklı bir film, bana çok dokundu izlerken çocukların haline çok üzülmüştüm ve filmin sonuna kadar umutla beklemiştim. Sonra da düşünmeden edemedim acaba gerçekte böyle şeyle var mı, yapılmış mıdır, halen yapılıyor olabilir mi diye...kocaman soru işaretleri. Sonuç olarak oyuncular çok başarılı, çok güçl karakterler çizmişler bence.
30 Nisan 2011 Cumartesi
Bir avuç deniz, Zoraki kral, Mutlu azınlık, Son gece, The conspirator
Uzun süredir blog sağlıklı erişime açık değildi. Tabi ki bir şekilde erişilebiliyordu ama çok da güvenli değildi. Bu arada izleme listemdeki filmlerin bir kısmını izledim, ek olarak iksv film festivalinde de izlediğim filmler oldu, şimdi onları kısa kısa anlatıyım..Aslında sıcağı sıcağına yazmak her zaman için daha iyidir ama yapacak bişey yok aklında kalan çarpıcı ayrıntıları yazıyım olsun...
ilki bir avuç deniz..
film klasik müziğin rahatlatıcı etkisiyle başlıyor, başlangıçta herşey normal güzel yolunda gidiyor, hava güzel güneşli, 4 arkadaş (2 çift) tatile çıkıyor kendi yatlarıyla denizde seyrediyor, hatta akşamüstü bira tokuşturuyorlar ki insan bir özeniyor bir özeniyor. sonuç olarak bu kadar mükemmellik fazla diyorsunuz ki hafif hafif bir gerilim hissetmeye başlıyorsunuz. sonra denizden bir kız çıkıyor, süpriz bir şekilde herşey değişiyor. ardından esas çiftimiz (Dilekle Mert) ayrılıyor ve Mert Deniz'e tutuluyor. Hatta Deniz Mert'e taşınıyor ama Mert annelerinin çatı katında oturuyor, ve karşımıza oğlunun mutluluğu için çaktırmadan herşeyi yapan muhteşem annenin marifetiyle sürpriz son beynimizden vuruyor...
İkinci film Zoraki Kral
Film Oscar almasına rağmen rutin bir ingiliz filminden öteye gidemiyor, kötü bir film değil kendisini izlettiriyor ancak çok da ilgi çekici bir konusu yok.
Colin Firth rolünü iyi oynuyor, öyle ki konuşamayınca siz de onunla birlikte o stresi yaşıyorsunuz.
Sıradaki film Mutlu Azınlık (Blue Valentine)
Randevu İstanbul'da izlemek isteyip de izleyemediğim filmlerden biriydi.
Bu filmde de herşey yolundaymış ama bir sıkıntı varmış gibi hissediyorsunuz.
Sanki her işi evin kadını yapıyor gibi gözüküyor ama mutsuz olduğunu da hissettiriyor herkese ve sonunda tam da ne olduğunu neden böyle olduğunu çok da anlatmadan bitiveriyor film.
Son gece (Last Night)
İKSV film festivalinde izlediğim ilk gala filmiydi.
Bence süper filmdi. Evli çiftimiz için herşey süper giderken kocası iş seyahatine gidiyor ve yazar olan eş sabah kahve almaya dışarıya çıktığında (kahvesini neden evde hazırlamadığı merak konusu) eski sevgilisiyle karşılaşıyor. Ve hala birbirlerini sevdiklerini fakat geri dönülemeyeceğini farkedip bir kaçgün takılıp ayrılmak zorunda kalıyorlar. Önemli nokta kadın kocasını aldatmıyor. Ancak iş seyahatine giden koca o kadar masum değil iş arkadaşına karşı tepkisiz kalamıyor malesef.
Ama yine de bence filmi izleyen herkes her ne kadar karı koca olan çift gayet iyi anlaşıyor da olsalar kadınla eski sevgilisi neden ayrılmış ki keşke devam etseler hadi hadi demiştir. Bu yüzden yukarıya bu çiftin fotoğrafını ekliyorumi diğer ikisi gereksiz:)
Festivalde izlediğim etkisinde kaldığım diğer film the conspirator.
Lincoln suikasti ile başlıyor ve suikasti planladığından şüphelenen ekip ve bu ekibin konakladığı ve komplo planlarını yaptığı pansiyonun sahibi hemen yakalanıyor. Başrolümüz avukatımız da suçsuzluğuna inanmasa da bu pansiyon sahibi kadının avukatlığını üstlenmek zorunda kalıyor ve sonra kendini o kadar kaptırıyor ki davayı kazanabilmek için bütün marifetini ortaya koyuyor ama malsefe ne yapsa da başarılı olamıyor. işin ilginç yanı pansiyon sahibi kadın asıldıktan sonra esas suçlu olan oğlu da yakalanıyor fakat asılmıyor. ah diyorsunuz işte amerikanın adaleti bu olsa gerek.
ilki bir avuç deniz..
film klasik müziğin rahatlatıcı etkisiyle başlıyor, başlangıçta herşey normal güzel yolunda gidiyor, hava güzel güneşli, 4 arkadaş (2 çift) tatile çıkıyor kendi yatlarıyla denizde seyrediyor, hatta akşamüstü bira tokuşturuyorlar ki insan bir özeniyor bir özeniyor. sonuç olarak bu kadar mükemmellik fazla diyorsunuz ki hafif hafif bir gerilim hissetmeye başlıyorsunuz. sonra denizden bir kız çıkıyor, süpriz bir şekilde herşey değişiyor. ardından esas çiftimiz (Dilekle Mert) ayrılıyor ve Mert Deniz'e tutuluyor. Hatta Deniz Mert'e taşınıyor ama Mert annelerinin çatı katında oturuyor, ve karşımıza oğlunun mutluluğu için çaktırmadan herşeyi yapan muhteşem annenin marifetiyle sürpriz son beynimizden vuruyor...
İkinci film Zoraki Kral
Film Oscar almasına rağmen rutin bir ingiliz filminden öteye gidemiyor, kötü bir film değil kendisini izlettiriyor ancak çok da ilgi çekici bir konusu yok.
Colin Firth rolünü iyi oynuyor, öyle ki konuşamayınca siz de onunla birlikte o stresi yaşıyorsunuz.
Sıradaki film Mutlu Azınlık (Blue Valentine)
Randevu İstanbul'da izlemek isteyip de izleyemediğim filmlerden biriydi.
Bu filmde de herşey yolundaymış ama bir sıkıntı varmış gibi hissediyorsunuz.
Sanki her işi evin kadını yapıyor gibi gözüküyor ama mutsuz olduğunu da hissettiriyor herkese ve sonunda tam da ne olduğunu neden böyle olduğunu çok da anlatmadan bitiveriyor film.
Son gece (Last Night)
İKSV film festivalinde izlediğim ilk gala filmiydi.
Bence süper filmdi. Evli çiftimiz için herşey süper giderken kocası iş seyahatine gidiyor ve yazar olan eş sabah kahve almaya dışarıya çıktığında (kahvesini neden evde hazırlamadığı merak konusu) eski sevgilisiyle karşılaşıyor. Ve hala birbirlerini sevdiklerini fakat geri dönülemeyeceğini farkedip bir kaçgün takılıp ayrılmak zorunda kalıyorlar. Önemli nokta kadın kocasını aldatmıyor. Ancak iş seyahatine giden koca o kadar masum değil iş arkadaşına karşı tepkisiz kalamıyor malesef.
Ama yine de bence filmi izleyen herkes her ne kadar karı koca olan çift gayet iyi anlaşıyor da olsalar kadınla eski sevgilisi neden ayrılmış ki keşke devam etseler hadi hadi demiştir. Bu yüzden yukarıya bu çiftin fotoğrafını ekliyorumi diğer ikisi gereksiz:)
Festivalde izlediğim etkisinde kaldığım diğer film the conspirator.
Lincoln suikasti ile başlıyor ve suikasti planladığından şüphelenen ekip ve bu ekibin konakladığı ve komplo planlarını yaptığı pansiyonun sahibi hemen yakalanıyor. Başrolümüz avukatımız da suçsuzluğuna inanmasa da bu pansiyon sahibi kadının avukatlığını üstlenmek zorunda kalıyor ve sonra kendini o kadar kaptırıyor ki davayı kazanabilmek için bütün marifetini ortaya koyuyor ama malsefe ne yapsa da başarılı olamıyor. işin ilginç yanı pansiyon sahibi kadın asıldıktan sonra esas suçlu olan oğlu da yakalanıyor fakat asılmıyor. ah diyorsunuz işte amerikanın adaleti bu olsa gerek.
8 Ocak 2011 Cumartesi
Eyvah eyvah 2
komik komik komik çok komik...
ilkini sinemada izlememiştim bunu sinemada izledim dün akşam ama sanki daha komik ilkinden..
her dakikasında bişey çıkıyo güldürüyo...süper güzel film yapmışlar..
ilkini sinemada izlememiştim bunu sinemada izledim dün akşam ama sanki daha komik ilkinden..
her dakikasında bişey çıkıyo güldürüyo...süper güzel film yapmışlar..
6 Ocak 2011 Perşembe
Randevu İstanbul'dan kalanlar
Randevu İstanbul-13. Sinema tarih buluşması filmleri için haftalar öncesinden filmlerimi seçtim programımı yaptım ama sadece 2 filme gidebildim sonunda... nedense önceden planladığım zaman tiyatro veya sinema için hep başka işler çıkıyor ve iptal etmek zorunda kalıyorum:( neyseki artık bileti iptal edip parasını daha sonra değerlendirebildiğim sistemler var artık.önceden az mı tiyatro biletim yandı...
kala kala 2 film kalmıştı ya ikisi de g-mall'de. orası da ters miters bir yerde bulana kadar nişantaşını 2 defa turladık kabataşın oradan döndük ve tesadüfen bulabildik. allahtan evden erken çıkmışız..kova dolusu mısırımızı aldık ve ilk filmimiz londra bulvarını izledik. film çok çarpıcıydı, sonu da öyle, kesinlikle tavsiye ederim. 10 üzerinden 9 verdim..
bu filmden sonraki film de aşk sarhoşuydu aynı salon aynı izleyiciler çok komikti herkes arka arkaya almış iki filmi sadece yerlerimizi değiştirdik gibi oldu..bu filmi anne hathaway için şeytan marka giyerden sonra çok cesur buldum...bir de değişik bir romantik komedi falan demişlerdi ama bence normal bir romantik komediydi ama komik kısımları da iyidi filmin güldürdü bayağı, bir de bol bol roche ve viagra reklamı yapmışlar...
kala kala 2 film kalmıştı ya ikisi de g-mall'de. orası da ters miters bir yerde bulana kadar nişantaşını 2 defa turladık kabataşın oradan döndük ve tesadüfen bulabildik. allahtan evden erken çıkmışız..kova dolusu mısırımızı aldık ve ilk filmimiz londra bulvarını izledik. film çok çarpıcıydı, sonu da öyle, kesinlikle tavsiye ederim. 10 üzerinden 9 verdim..
bu filmden sonraki film de aşk sarhoşuydu aynı salon aynı izleyiciler çok komikti herkes arka arkaya almış iki filmi sadece yerlerimizi değiştirdik gibi oldu..bu filmi anne hathaway için şeytan marka giyerden sonra çok cesur buldum...bir de değişik bir romantik komedi falan demişlerdi ama bence normal bir romantik komediydi ama komik kısımları da iyidi filmin güldürdü bayağı, bir de bol bol roche ve viagra reklamı yapmışlar...
4 Ocak 2011 Salı
Hırsızlar Şehri/The Town
Bu aralar her akşam bir film izler olduk can sıkıntısından, mısırımızı patlatıyoruz, geçiyoruz bilgisayarın karşısına..
kaç gündür hırsızlar şehrini izlemeliyim diye kendi kendime dolanıyordum, özellikle de mad men sezon 4ü bitirdikten sonra ...malum mad men'in Donald Draper'ı Jon Hamm'in farklı bir performansı nasıl olur diye merak ediyordum. Ben Affleck'in önüne geçemiyor nihayetinde ama filmin doğası gereği bazı ipuçlarını çok hızlı yakalıyor gösteriliyor. onları o kadar hızlı yakalamasa film kaç saat sürer bilinmez. bu haliyle bile 125 dklık film. ama gece yarısı izlemeye başladığımız halde sonuna kadar dayandık, yani bitsin artık sıkıldım olmuyor. artık sinemada nasıl olur bi düşün..filmde ilgi çekici diğer rol ise gossip girl'de başroldeki esas kız Blake Lively, bence kendini aşmış...çünkü tamamen farklı bir kişiliğe bürünmüş, gossip girldeki halinden eser yok. ne bakışı benziyor ne duruşu, kendini çok iyi hazırlamış demek ki..
kısa kısa... filmlerdeki en planlı banka soygunu... çamaşır suları, güvenlik kasetlerinin mikrodalgada eritilmesi...maskeler komikti hakkaten..
saçma yanları... genç banka müdürü olmuşsun o da yetmemiş istifa ediyosun, bi de birikimin varmış bu yaşta, artık hayır işleri veya öğretmenlik yapacakmışsın..ha ha ha..
3 Ocak 2011 Pazartesi
Siyah Kuğu/Black Swan
Dün Siyah kuğu filmini izledim, birkaç gündür orda burda okuyup duruyorum daha vizyona girmedi ama her izleyen yazıyor birkaç cümle.
Filmin konusu şöyle: hırslı bir balerin kuğu gölü balesinde ana kralişe olmak istiyor ama hem beyaz kuğuyu hem siyah kuğuyu aynı kişinin oynaması lazım ama iki karakter birbirinin tam tersi ve marifet bunu becerebilmekte. sözün özü ise insan ne yaparsa kendine yapar, fazla hırs iyi değildir...
detaylar: beyaz kuğu kostümü ve siyah kuğu makyajı süperdi...
Aslında yorumlara göre kızın annesi çok baskıcı ama filmde öyle değildi bence. bazen yorumlara aldanmamak gerekiyor. bu film aslında izlerken değil de izledikten bir süre sonra düşününce derinliği kavranabilen filmlerden. içinde çok değişik duygular içeriyor, bazen balerine acıyoruz bazen de hırsın neler yapabileceğine tanık oluyoruz. belki filmi izler izlemez yazsaydım o kadar etkilenmedim diyebilirdim ama şimdi düşününce aslında çok çarpıcı bir filmmiş diyorum. hani bir daha izlenmesi gereken filmlerden...
balerinliğe gelince, benim küçükken baleye gitme fırsatım olmada zaten isteseydim de oturduğumuz yerde öyle bir şansım yoktu. çok sonradan farkettim balenin insanın duruşuna nasıl katkısı olduğunu. bence her küçük kızın baleye gönderilmesi gerekli. hiç faydası olmasa bile insana dik bir duruş sağlıyor. ama filmde balenin ayak parmaklarına verdiği hasarı görünce de düşünmeden edemedim, gerçekten böyle mi acaba?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












